KÜAD Zirvesi Kozmetik Üretiminin Geleceğine Işık Tutuyor

KÜAD Zirvesi Kozmetik Üretiminin Geleceğine Işık Tutuyor
  • 18.06.2026

Röportaj : B. Serhat Cengiz

18 Haziran 2026 tarihinde düzenlenecek KOZMETİKTE GELECEK: NE ÜRETMELİYİZ ZİRVESİ öncesi, Zirve Başkanı Ü. Belgin Sile ile kozmetik sektörünün geleceğini konuştuk. Sile, önümüzdeki yıllarda sektörün ne üretmesi gerektiğini belirleyecek temel güçlerin biyoteknoloji, ileri formülasyon, markalaşma ve regülasyona uyumlu inovasyonlar olacağını vurguladı.

Öncelikle sizi ve KÜAD’ı tanımak isteriz. Kozmetik Üreticileri ve Araştırmacıları Derneği (KÜAD) olarak üstlendiğiniz misyondan ve bir yönetici olarak sizin bu zirvedeki vizyonunuzdan bahseder misiniz?
Kimya altyapım doğrultusunda üretim süreçleri, regülasyon ve uluslararası pazar dinamikleri üzerine sahada deneyim kazanmış biri olarak; KÜAD’da sektörün ortak aklını büyüten yapının bir parçası olarak görev alıyorum. Derneğimizin temel misyonu, Türkiye kozmetik sektöründe bilimsel yaklaşımı, güvenli üretimi, etik standartları ve sürdürülebilir büyümeyi güçlendirmek. 

Bu nedenle KÜAD’ı yalnızca bugünün ihtiyaçlarına yanıt veren değil, yarının üretim modelini şekillendiren bir platform olarak görüyorum. Benim zirve vizyonum da tam burada başlıyor. “Ne üretmeliyiz?” sorusunu yalnızca ürün geliştirme düzeyinde değil; bilgi, teknoloji, markalaşma, pazara erişim ve küresel rekabet başlıklarıyla birlikte ele almak gerektiğine inanıyorum. Çünkü artık kozmetik sektöründe başarı, sadece iyi bir formül yazmakla değil; o ürünü doğru konumlandırmak, güven inşa etmek ve sürdürülebilir değer yaratmakla mümkün. Bu nedenle zirveyi, sektörün geleceğini konuşan değil, ona yön veren bir karar alanı olarak kurguluyoruz.

Bu yıl dördüncüsünü gerçekleştirdiğiniz zirvenin odak noktası oldukça çarpıcı: “Gelecekte Ne Üretmeliyiz?”. Biyoteknoloji, genetik ve yaşam bilimlerindeki baş döndürücü gelişmeler ışığında, yakın gelecekte kozmetik endüstrisinin üretim trendlerinde bizi ne gibi bilimsel atılımlar bekliyor?
Kozmetik endüstrisi artık yalnızca güzel kokan ya da iyi hissettiren ürünler üreten bir alan değil. Bugün biyoteknoloji, yaşam bilimleri, veri analitiği ve ileri formülasyon teknolojileri sayesinde daha akıllı, daha hedefli ve daha yüksek performanslı ürünlerin konuşulduğu bir dönemin içindeyiz. Yakın gelecekte bizi özellikle biyotabanlı aktifler, fonksiyonel içeriklerde daha yüksek saflık ve etkinlik, mikrobiyom dostu formülasyonlar, kişiselleştirilmiş bakım çözümleri ve sürdürülebilir kaynaklardan geliştirilen yüksek katma değerli hammaddeler bekliyor. Ben bu dönüşümü, kozmetiğin sezgisel alandan bilim destekli karar alma alanına geçişi olarak tanımlıyorum. Bununla birlikte geleceğin üretim trendi sadece “daha yenilikçi içerik” üretmek olmayacak. Aynı zamanda daha izlenebilir, daha regülasyon uyumlu, daha çevik ve daha sürdürülebilir sistemler kurmak gerekecek. Özellikle UV filtreleri, özel aktifler, bitkisel özler ve ambalaj hammaddelerinde yaşanan küresel baskı bize bir şeyi çok net gösterdi: gelecekte rekabet avantajı, yalnızca hammaddenin kendisine değil, o hammaddenin bilgiyle, formül zekâsıyla ve tedarik öngörüsüyle yönetilmesine bağlı olacak. Bu yüzden ben geleceğin kozmetiğini, laboratuvar ile pazar arasında daha kısa mesafe kurabilen markaların inşa edeceğine inanıyorum.

Zirve; sanayi, girişimcilik, yatırım, kamu ve akademi dünyasından paydaşları bir araya getiriyor. Bu denli geniş bir ekosistemi tek bir platformda buluşturmanın en büyük zorluğu ve en büyük kazanımı nedir?
En büyük zorluk, her paydaşın meseleye farklı bir mercekten bakması. Sanayi hız ve verimlilik ister, akademi derinlik ve doğruluk arar, kamu güvenlik ve uyum penceresinden yaklaşır, yatırımcı ise ölçeklenebilirlik ve sürdürülebilir getiriye odaklanır. Bu kadar farklı önceliği aynı masa etrafında buluşturmak, güçlü bir moderasyon ve ortak bir gelecek dili gerektirir. Zorluk tam da burada yatıyor: herkesin kendi başlığını anlattığı değil, birbirini gerçekten duyduğu bir platform kurmak. Ancak en büyük kazanım da yine burada ortaya çıkıyor. Çünkü kozmetik gibi çok katmanlı bir sektörde gerçek sıçrama, tek başına hiçbir aktörün yapabileceği bir şey değil. 

Akademinin bilgisini sanayinin çevikliğiyle, kamunun çerçevesini girişimciliğin cesaretiyle, yatırımın ölçek gücünü üretimin gerçekliğiyle birleştirebildiğiniz anda değer yaratıyorsunuz. Zirvenin asıl gücü, sektörde dağınık duran potansiyeli ortak stratejiye çevirebilmesinde. KÜAD’ın bu zirvede hedeflediği şey de tam olarak bu: sadece konuşulan değil, iş birliğine dönüşen bir ekosistem oluşturmak. Zirvenin resmi çerçevesi de zaten yalnızca ne üretileceğine değil, bunun nasıl konumlandırılacağına, pazarlanacağına ve nasıl sürdürülebilir değer yaratılacağına odaklanıyor.
Sürdürülebilir değer yaratma ve katma değerli üretim, zirvede öne çıkan başlıklar arasında yer alıyor.

Türk kozmetik sektörünün bu alanda küresel rakipleriyle kıyaslandığında nerede durduğunu düşünüyorsunuz?
Türk kozmetik sektörünün çok önemli bir üretim kabiliyeti, ciddi bir girişimcilik enerjisi ve hızla gelişen bir teknik birikimi var. Özellikle esnek üretim, hızlı adaptasyon ve bölgesel pazarlara erişim açısından güçlü bir konumdayız. Ancak artık küresel rekabet yalnızca üretim hacmiyle değil; teknolojik derinlik, marka gücü, sürdürülebilirlik standardı ve bilimsel farklılaşma üzerinden şekilleniyor. Bu açıdan baktığımızda Türkiye’nin potansiyeli çok yüksek, fakat bu potansiyeli daha görünür, daha sertifikalı ve daha yüksek katma değerli bir modele dönüştürmesi gerekiyor. Ben sektörümüzün artık “iyi üretici ülke” olmanın ötesine geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Hedefimiz, kendi aktifini geliştiren, kendi hikâyesini küresel ölçekte anlatabilen, ambalajından formülüne kadar sürdürülebilirliği tasarımın merkezine koyan ve regülasyon uyumunu rekabet avantajına dönüştüren bir yapı olmalı. Bugün fiyat baskılarının arttığı, hammaddenin stratejik hale geldiği ve marjların daraldığı bir ortamda asıl yarış, ucuz üretimde değil; akıllı, güvenilir ve değerli üretimde kazanılacak. Zirvede katma değerli üretim, markalaşma, ihracat ve küresel rekabetin ana eksenlerden biri olarak konumlanması da bu nedenle çok kıymetli.

Kozmetik sektörü, Ar-Ge ve inovasyona en çok yatırım yapan, akademi-sanayi işbirliğine en çok ihtiyaç duyan alanlardan biri. “Gelecekte ne üreteceğimiz” sorusuna cevap ararken, bilimsel araştırmaların (üniversiteler ve laboratuvarlar) doğrudan üretime ve rafa entegre edilmesi konusunda neler düşünüyorsunuz?
Bence burada en kritik konu, araştırmanın sonuç üretmesi kadar, o sonucun sanayiye tercüme edilebilmesidir. Türkiye’de çok kıymetli akademik çalışmalar, çok değerli laboratuvar altyapıları ve güçlü araştırmacılar var. Ancak bilgi, ürünleşemediği sürece ekonomik değere dönüşemiyor. Bizim artık yalnızca “iyi araştırma” değil, “rafa çıkabilen araştırma” dönemine geçmemiz gerekiyor. Bunun için üniversite, laboratuvar, üretici ve yatırımcı arasında daha erken aşamada kurulan, hedef odaklı, ticarileşme perspektifi taşıyan iş birliklerine ihtiyaç var. Özellikle stabilite, güvenlilik, etkinlik, SPF, mikrobiyolojik testler ve sertifikasyon süreçleri düşünüldüğünde, bilimsel çıktının ürüne dönüşmesi KOBİ’ler açısından daha da maliyetli hale geliyor. Bu nedenle ortak Ar-Ge havuzları, test altyapısına erişim kolaylıkları, regülasyon danışmanlığı, pilot üretim destekleri ve teşvik mekanizmaları kritik önem taşıyor. Ben geleceğin kozmetik üretim modelinin, laboratuvardan çıkan fikri daha hızlı doğrulayan, daha hızlı test eden ve daha hızlı ticarileştiren yapılarda şekilleneceğine inanıyorum. KÜAD olarak da sektörün yalnızca üretim yapan değil, bilgi üreten ve o bilgiyi ölçekleyebilen bir yapıya kavuşmasını önemsiyoruz. KÜAD’ın yayın, eğitim, sertifikasyon ve sektörel platform üretme çabası da bu ekosistemi güçlendirmeye dönük bir zemine işaret ediyor.

6. İhracat ve küresel rekabet koşulları da etkinliğin ana çerçevesini oluşturuyor. Türkiye’nin kozmetik ihracatında önündeki en kritik fırsat penceresi hangisi ve bu pencereyi açık tutmak için sektörün öncelikli olarak neler yapması gerekiyor?
Türkiye’nin önündeki en kritik fırsat penceresi, esnek ve hızlı üretim kabiliyetini yüksek katma değerli, regülasyon uyumlu ve marka destekli ihracata dönüştürebilmesidir. Dünya kozmetik pazarında artık yalnızca uygun fiyat değil; güvenilir içerik, sürdürülebilir tedarik, şeffaflık, sertifikasyon ve hikâye sahibi markalar öne çıkıyor. Türkiye; coğrafi konumu, üretim altyapısı, genç girişimcilik gücü ve bölgesel pazarlara erişim avantajıyla çok güçlü bir eşikte duruyor. Ancak bu fırsatın kalıcı başarıya dönüşmesi için standart üretimden farklılaşmış üretime geçmek şart. Bunun için sektörün öncelikle üç alana odaklanması gerektiğini düşünüyorum. Birincisi, hammadde ve tedarik zinciri tarafında kaynak çeşitlendirmesi ve mümkün olan alanlarda yerli içerik geliştirme. İkincisi, Ar-Ge, regülasyon ve test altyapılarını güçlendirerek global pazarlara girişte güven bariyerini aşmak. Üçüncüsü ise markalaşma. Çünkü artık ihracat yalnızca mal göndermek değil, değer ihraç etmektir. 2026’ya giderken fiyatların kendisinden çok, kaynak çeşitlendirmesi, verimlilik politikası ve formül zekâsı belirleyici olacak. Ben açıkçası Türkiye kozmetik sektörünün önümüzdeki dönemde en büyük avantajının kolektif hareket etme kapasitesi olduğuna inanıyorum. Doğru iş birlikleriyle, yerli kaynakları daha stratejik kullanarak ve bilim destekli üretimi merkezde tutarak bu fırsat penceresini uzun süre açık tutabiliriz.

Yazıyı Paylaş